Karanlıkta ışık verenler

  • 3.08.2022

   Sevgili dostlar sizlere devrimci yüreklerden ve de aşklarından söz etmeye devam ediyorum..

   Günümüz yozlaşmasına, sıcacık yüreklerden, canlarını feda eden yüreklerden, aşklarını feda eden yüreklerden, karşılık vererek selamlamak istiyorum...

   Selam olsun devrimci yüreklere ...                                                                                                                                                                                                               

   Marks, Feuerbach üzerine yazdığı tezlerin on birincisinde: "Düşünürler dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa önemli olan onu değiştirmektir." diye yazıyordu.

   Rosa bir düşünür olarak dünyayı yorumlamakla yetinmedi. Bir devrimci olarak dünyayı Almanya'dan değiştirmek istedi. Başaramadı. Bedelini canıyla ödedi.

   Kafasına sıkılan kurşunla can verdi. Cesedi bir kanala atıldı. Kanal Rosa'nın kanlarıyla sulandı. Ceset kanalda sürüklendi. Rosa'nın çürümüş cesedi öldürüldükten aylar sonra bulundu. Yüzü tanınmayacak durumdaydı. Rosa'nın cesedini sekreteri Mathilde Jacob, Rosa'yı ona armağan ettiği elindeki eldivenlerden, altın kolyesinden ve paramparça olan kadife giysisinden tanıdı.

   Rosa öldürülmeden önce son yazdığı yazısını şöyle bitiriyordu:

   "Berlin'de düzen hüküm sürüyor!" Sizi, budala zaptiyeler! Yarından tezi yok, kıyamet günü kopmuşçasına, tüm tantanasıyla, en ummadığınız yer ve anda devrim karşınıza yeniden çıkacak ve haykıracaktır:

   "Vardım, Varım, Varolacağım!"

   Haklıydı. O, insanlık için vardı ve insanlık yaşadıkça var olacak. Bir kadın, bir ayağı engelli, bir Yahudi ve daha güzel bir dünyayı kurmak için bedelini canıyla ödeyen bir devrimci olarak.  

   Clara Zetkin, Rosa'ya yazdığı mektubunda:

   "Çok sevgili, biricik dostum! Acaba bu mektup ve yolladığım sevgi mesajı sana ulaşabilecek mi? Her şeye karşın yazıyorum... Ah Rosa! Nasıl günler yaşıyoruz! Eylemlerinin tarihi önemi ve büyüklüğü aklımdan çıkmıyor. Ama bunları hatırlamak, yüreğimin sesini bastıramıyor, senin için duyduğum kaygıları yatıştırmıyor... Yanında bulunamamanın verdiği acı, savaşını paylaşamamanın utancı içimi kemiriyor...  Dün gazetelerde, hükümetin emrindeki haydutların seni tutukladığı yazılıydı. Yıkıldım bu haberi okuyunca. Akşam olay yalanlandı. Yeniden nefes almaya başladım ve küçücük umut kırıntılarına dört elle sarıldım... Seni sevgiyle kucaklarım, sevgili dostum." diyordu.

   Zetkin'in bu mektubu ve yolladığı sevgi mesajı ne yazık ki, sevgili dostuna ulaşamadı.

   Zetkin,  Rosa ile Karl Liebknecht'in ölüm haberini aldıktan sonra Mathilde Jacob'a şöyle yazıyordu:

   "Karl ve Rosa'sız hayat nasıl devam edecek benim için bilmiyorum. Mathilde, Mathilde, onlarsız yaşamaya nasıl katlanacağız? Rosa'sız ne yapacağız?"

   Zetkin haklıydı. Rosa ile Karl Liebknecht'in öldürülmesi Alman devrimci hareketi için büyük bir kayıptı. İkisinin de yeri doldurulamazdı. Doldurulamadı da.

   Rosa'nın sevgilisi ve yoldaşı Leo Jocgihes, bütün tehlikeleri göze alarak gizlice Rosa'nın evine gittiğinde karşılaştığı Mathilde Jacob'a:

   "Burası ne kadar güzel. Sanki Rosa bir anda çıkıp geliverecekmiş gibi hissediyorum. Rosa'yı kaybetmenin açısıyla baş edemeyeceğim. Koşullar elverdiği zaman İskandinavya'ya gideceğim. Orada yaşamayı uzun süredir istiyorum. Hem Rosa'sız gitmiş olduğum tek ülke orası. Sevdiğim ve gitmekten hoşlandığım öteki ülkelerde yaşayacak olsam hep Rosa'yla geçirdiğim zamanı hatırlarım." diyordu.

   Buna karşın Leo Jocgihes katillerin kimliğini açığa çıkarmak istediği için Berlin'i terk etmedi. Berlin'i terk etmesini söyleyen bir yoldaşına:

   "Birinin mezar taşlarına adımızı yazması için kalması gerek." diyordu.

   Rosa öldürüldükten iki ay sonra yakalanan Leo da Alman emperyalizminin zindanlarından birinde işkence edilerek öldürüldü. Cesedini teşhis etmek için morga gelen Jacob'a, bir nöbetçi:

   "İçeri girme. Gördüklerini bir daha unutamazsın." diyordu.

   Mathilde Jacob ise, Naziler iktidara geldikten sonra ölüm kamplarından birine gönderildi. Bir daha oradan sağ çıkamadı.

   Rosa, "Aşkım, biricik hazinem benim" diye seslendiği Leo Jocgihes'e Berlin'den yazdığı 24 Haziran 1898 tarihli mektubunda:

   "Mektubunda annenin ölümünden ötürü çektiğin acıdan söz ediyorsun. Belki artık aynı acıyı yaşarken benim neler duyduğumu anlarsın. Hiç durmayan ya da geçmeyen bir acı bu, bir gün için olsun. Zürih'teyken bana inanmadığını fark ettiğim için duygularımı kendime saklamayı daha uygun görmüştüm, ama bu acı, hem orada hem burada, hep benimle birlikte. Özellikle de geceleri, yatağıma yattığımda, yüksek sesle inliyorum. Seni bilmem, ama ben yitirmişlik duygusu yüzünden ya da kendi adıma acı çekmiyorum. Beni kemiren düşünce, hayat ne demekti? Ne anlamı vardı? Yaşamaya değer miydi?" diye soruyordu.

   Sahi sizce hayat nedir ve yaşamaya değer mi?

   2 Mart 1919 tarihinde, Üçüncü Enternasyonal'in Birinci Kongresi'nin Açılış Konuşmasını Lenin yapıyordu:

   "Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi adına birinci uluslararası komünist kongreyi açıyorum. Her şeyden önce burada hazır bulunan herkesi, Üçüncü Enternasyonal'in en iyi temsilcileri Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg anısına saygı duruşunda bulunmaya çağırıyorum."

   Rosa öldürüldükten bir buçuk ay sonra Üçüncü Enternasyonal'in açılışı gerçekleştirildi. Yaşıyor olsaydı Rusya'ya büyük bir olasılıkla Almanya'yı temsilen delege olarak o ve Karl Liebknecht gidecekti. Üçüncü Enternasyonal'de Almanya, Paul Levi başta olmak üzere Rosa'nın yoldaşları tarafından temsil edilecekti. (Rusya, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adını 1922 yılında alacaktı.)

   Heinrich Heine bir şiirinde:

   "Ben kılıcım, ben alevim. Karanlıkta size ben ışık verdim ve savaş başladığında öne atıldım, en ön saflarda çarpıştım" diyordu.

   Onlar devrimin kılıcıydı. Onlar devrimin aleviydi. Ve onlar ateşi tanrılardan çalan Prometheus'un çocuklarıydı.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Burası Düzce Gazetesi (www.burasiduzce.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.