KALP AÇTIRAN

  • 28.12.2019
  • Abone ol

 

   2019 yılında burada 15 köşe yazım yayımlanmış. Yeni yıla girerken de 2018 yılından öğrendiklerim diye bir yazı yazmışım. O yazımı tekrar okuduğumda “Saatlerimiz ayrı çalışır ama aynı zamanın insanlarıyız.  İnsanlığımızın onurlandırıldığı, korunduğu, sevildiği yeni bir yıl olmasını dilerim.” İşte bu iki cümleyi kalplerinize yazmanız güzel olur.

   Peki ya 2019 yılından ne öğrendim? Senin öğrendiklerinden bize ne demeyin, bilgi paylaşımı için konuşmaya gerek yoktur bazen. Büyük ihtimalle aynı çizgide olduğumuz insanlarla aynı duyguları paylaşıyoruz. Ya da yakın zamanda bu tecrübelerle karşılaşacaksınız.

   2019 yılında;

   Denklikler ve uygunlukların insanları bir arada tutmaya yetmediğini.

   Acı bedenimizde nasıl kalıcı değilse, hiçbir duygunun da kalıcı olmadığını. Ondan değil mi büyük acıların hafiflemesi, büyük mutluluklara alışmak, güzellikleri sıradanlaştırmak...

   Herşeyin, her varlığın sevgiden oluştuğunu... Önceki yazılarımdan birinde engelli yeğenimden bahsetmiştim. Yazımdan kısa bir süre sonra tüm bağımlılıklardan ve engellerden kurtuldu, özgürleşti. Çoğumuz buna ölüm der ama o kendi dünyasına gitti. Bildiği tek şey sevgiydi. Doğdu, tek bir insanın kalbini kırmadan incitmeden 11 yıl yaşadı ve gitti. Üstelik onu hep koruyan ve koşulsuzca seven annesinin kollarında. Böyle bir tecrübeyle karşılaşan insanlar bilir ki; kendini değil önce onu düşünürsün. Acısı kalbini yaktığında derin bir nefes alıp onun gerçek bir melek olduğunu ve çok mutlu olduğunu hissedip, buradaki bedeninde tutmayan bacaklarıyla orada nasıl koştuğunu hayal edersin. Acın garip bir tebessüme dönüşür ve yüreğine su serper yaşam... Sana öyle bir eşik atlatır ki sorguluyorum sandığın hayatı sil baştan masaya yatırırsın... Sevgi senin sandığın gibi bir şey değilmiş Hümeyra, sevgi canlı bir şey ve herşeyin içinde sevgi var... Kadınlık ve erkeklikle, annelik babalıkla, akrabalıkla humanizmle vs. vs açıklamaz... Daha büyük, daha kutsal... Çok daha çok... Zamanla odandaki çiçeğin solmadığını farkedersin...

   Herşeyin, her varlığın iletken olduğunu... Aldığını veren, insandan ya da kendi zihninden. Canlı cansız.

   Aslında bizim aklımızın erdiği, ulaşabildiğimiz, bize göre en başta olan zamanlarda yaşayan bilgelerin en sade cümlelerle binlerce yıla nasıl ışık tuttuğunu...

   Ya da beş aydır yaptığım yoganın, en basit asanaları ile birikmiş ne varsa ağrı, sızı, acı değişmez, kendinizle nasıl yüzleştirdiğini... Fiziksel ve ruhsal bir iyileşme sürecinin nasıl hızlı aktığını. Aslında yaşam insanın yanında, insanı yaşatmak ve iyileştirmek isterken zihinlerimiz, edindiğimiz modifikasyonlardır bizi yoran, üzen, hasta eden. Kendimize yaptıklarımıza bir bakın... Bize en çok kim zarar vermiş? Bir kişi mi, bir ölüm mü, bir haksızlık mı? Ya da bunlardan nasıl etkilendiğimiz ve süreci yönetme biçimimiz mi?

   Bedenin ruhu, ruhun bedeni, zihnin akışı nasıl etkilediğini... Muazzam bir dengenin olduğunu ve bu dengeye ulaştıran yolun herkese açık olduğunu...

   Yapmam gereken tek şeyin inanmak olduğunu, alışkanlıklardan çıkmak olduğunu, ben buyum dedirten ne varsa çöpe atmam gerektiğini, bir ruhun sınırsız olduğunu, zihnin hikayeler yazmayı sevdiğini ve asıl yoranın kendi hikayelerimin olduğunu...

   Kendi tecrübelerimle başkalarına akıl vermemem gerektiğini, herkesin ayrı bir yazgısı olduğunu ancak ben bunları yaşadım denebileceğini ve kimsenin işine karışmamayı... Ben kimim ki, neyim ki başka bir insanı eleştirebilecek, yargılayabilecek, asıp kesebilecek, ya da bravo diyebilecek fikrini sindirmeyi...

   Kimseyle özdeşleşmemem gerektiğini, ne acısına ne mutluluğuna haddinden fazla bulaşmamam gerektiğini...

   Evet biz aynı zamanda yaşayan ama saatleri farklı insanlarız. Bu fark bizi biz yapan şey. Bu fark oluşturan ve ayrıştıran şey de aynı zamanda... Haklı da çünkü her birimizin ruhu ayrı, bedeni ayrı, kalbi ayrı, duyguları ayrı... Ama aynı kurallarla yaşıyoruz, aynı yollarda evcilleştirilmeye çalışıyoruz.

   Yeni yıldan dileğim kendimizi farkına varmak... Kendimizi şifalandırmak. Zihinden hastalıklı duyguları çıkartıp koca bir boşluk oluşturmak ve o boşluğu iyi niyet ve sevgiyle doldurmak. Kolay değil, çaba istiyor... Çok çaba istiyor.

   Dünya heybeniz iyi niyet ve sevgiyle dolduğunda diğer duygulara yer kalmayacaktır. E tabi gül bahçesinde yaşamıyoruz. Nasıl bedenimizin bir ömrü varsa her duygunun da bir ömrü var. Acıyı ve mutluluğu gereğinden fazla yüklenmek dengeyi kaybettiren şey değil mi?

   Bir cümle daha var “En büyük kötüler en büyük iyilikleri yapanlardır.” Bu cümle beni uzun süre düşündürdü. Önce dedim ki insanları iyi kötü diye ayırma, sonrası türlü türlü düşünceler... “Ün başlangıcıdır gözden düşmenin” diyerek tamamladım. Neyi ne için yaptığımızın önemini anladım. Ben kimim ki bir başkasına iyilik yapma ukalalığım var. Ben sadece paylaşabilirim... Paylaşmak iyilik yapmak değildir ama paylaşanlar egolarıyla değil sevgileriyle hareket edenlerdir. Ve onlar bilir ki hiçbir şey bize ait değildir.

   Kendi hikayemde yaşadığım her şeye teşekkür ediyorum bu yıl. Daha iyisi, kötüsü, eksiği, fazlası, aldığı verdiğiyle ne olduysa layığım olmuş. Bahanem yok. Ama yok. Keşke yok...

   Sanırım geldiğim nokta şu; bilmeden gelişigüzel yaşadığımız onca yıl çoğumuz için çöp... Önemli olan deneyim değil, doğru deneyim. Önemli olan acının, hüznün, sevginin kalbi açan cinsten olması.

  • Abone ol

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Burası Düzce Gazetesi (www.burasiduzce.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.