BELAM

  • 1.02.2018

 

   Hiç yanılmadım. Sanırım hiç de yanılmayacağım bu konuda.

   İleri demokrasi, hak, hukuk, garip, gureba diye yola çıkılmıştı. Bir baktık ki, hak diye diye ballı ihaleler alınıyordu. Hiçbir özelliği olmayıp partili olanlar hayal edemeyecekleri makam ve servete ulaşıyordu.

   Hukuk denilen kurum bir zümreyi kayırıyor yani sana bana gelince tıkanıyordu. Eh garip gureba da Ramazan’da fitre verilecek güruhtu. Makarna, kömürle köleleşecek kesimdi. Kendi kendine yetenler de taraf olmayınca bertaraf oluyor, büyük sermayeye köle yazılıyordu.

   Güç ve para elde edilince alaycılık, kibirlilik tavan yaptı. Tabi bir süre sonra bu ikiyüzlülük fark edilince demokrasi, hak hukuk bir tarafa bırakılıp despotik yöntemler devreye girdi.

   24 Haziran’da yapılacak seçimler öncesi bu özelliklerini alenen dışa vurmaktan adeta gurur duymaktalar. Keza makam ve servet istekleri ahmakça ve dalkavukça yaranmalarına konsantre ediyor onları. Kendilerine verilecek “nimetler” için dokuz takla atmakta insani ve ahlaki değerlerden uzaklaşmaktalar. Buna da itibar edilmezse despot bir tavırla halkı tehdit etmekteler.

   “Bizi sevin, sevmezseniz zorla sevdiririz” gibi bir önerme ile karşımızdalar. Denendi ve tuttu önceki seçimlerde. Bir daha ve daha şiddetli bir şekilde sevmemizi isteyecekler. Sanırım bu defa halk onları öyle bir sevecek ki mutluluktan uçacaklar.

   Ekonomiyi dibe vurduran, insani ve toplumsal değerleri yok eden, suç patlamasına yol açan, hukuku adeta pas pas haline getiren, bir dediği bir dediğini tutmayan ve her önüne gelene kandırılan bir yönetici seçimi kazanırsa her işi düzelteceğini söylüyor. Hatta seçimi kazanırsam dahi demiyor. “Seçimden sonra şöyle yapacağız, böyle yapacağız” diyor. Yani halkın oyunun tersi olması ihtimalinin olmadığını düşünüyor. “A, B ve C planlarımız var” diyerek mealen ben bir şekilde kazanıncaya kadar seçim bitmez dayatmasında bulunuyor. Sandığı da oy kullananlara ve sandık kurullarına değil, kolluk güçlerine teslim edeceğini söylüyor.

   Bir tanesi çıkıyor “muktediri başkan yapana kadar, eşlerimiz bize haram” diyor. Diğeri televizyonda, seçimi kaybederlerse gömdükleri silahlarla “Bismillah” diyerek muhalifleri öldürmeye başlayacağını ima ediyor. Bir aday da dükkanında elini sıkmayan esnafı yanında gelenlerle birlikte tekme tokat dövüp, dükkanını kapatacağını söylüyor. Tehditli, dayaklı, böbürlenmeli demokrasi ne iyi değil mi?

   İktidar partisine devlet imkanlarını kullanmak serbest. Muhalifleri öldüresiye dövmek, ekmeğini almak, göz altına almak, tehdit etmek serbest. Muhalefete her şey yasak.

   Hadi bu dünyanın imkanlarını haksızca kullanıyorsunuz öbür dünya da mı size tapulu kardeşim. Yok onlara oy verilmezse dinden çıkılırmış, yok ibadetler kabul olmazmış falan filan.

   En sonunda kendine oy veren seçmenlere bu defa oy vermezlerse münafık olacağını bile söylediler iyi mi? Yakında cennetten tapu dağıtmaya başlarlarsa şaşmayın.

   Dolar beş liraya dayanmış, sorumlu bakan ben bu kadar arttığına inanmıyorum diyor. Muktedir de “kur-murhikaye, rekor kırdık” diyor. Gerçeği böyle gizleyebileceklerine gerçekten inanıyorlar. Daha da azgınlaşarak devam edecekler ve sonuna kadar zorlayacaklardır. Haksız olarak sahiplendikleri “nimetlere” canları pahasına sarılacaklardır. Bekaa, mazlumlar, din, bayrak “nimetlerin” üzerine örttükleri örtüden başka bir şey değildir.

   Evet. Onları sevmek zorundasınız. Sevmezseniz zorla sevdirmeye kalkmaktadırlar. Ak Partili olmamak diye bir suç icat etmişlerdir. Ak Partiye muhalif olduğunu açıkça söylemek de bu suçun ağırlaştırılmış biçimidir. Fiilen de bu suçlar acımasız bir şekilde cezalandırılmaktadır. 

***

   Kur’an’a göre büyük zalimler ve müşrikler Allah’a inanırlardı. Fakat ona ortak koşarlardı. Zaten Allah’a inanmadan ona ortak da koşulamaz. Bunlar namaz, oruç gibi dini ritüelleri icra eder ve en asgarisinden zekat verirlerdi. Örneğin Firavun halkın tanrıya inanmasına değil, kendisinden izin alınmadan inanmasına kızmaktaydı. Haşa Allah ancak o onaylarsa var sayılacaktı. Güç sahibi ve zengin oldukları için bu dünyada olduğu gibi öbür dünyada da yine haşa Allah nezdinde tek torpil (şefaat) yapacak gücün kendisine olduğunu halka kabul ettirmeye çalışmaktaydı. Otoritesi için binlerce insanın öldürülmesine, rahatı için halkın köle olarak çalışmasına karar vermekteydi. Bunu da atadığı yardımcıları yani “Haman’lar” aracılığıyla ve “Karun’un” finansmanı ile yapardı. Bir de “Belam’ları” vardı. Bel’am; Firavun, Hâmân ve Kârun ile işbirliği hâlindedir ve o üçü Belama muhtaçtırlar. Bel’am, “kader” der, “sabır” der, “günah” der, “mânâsı başka” der, “farklı bir anlamı var” der ve milletin düşüncesini değiştirir. Halkı, eleştiremez, îtirâz edemez hâle getirir. Halk, yanlış öğrendiği din nedeniyle “yeter artık” diyemez duruma gelir. Çünkü öğrendiği yanlış bilgi buna engel olur. Bel’amın görevi tüm zamanlarda, Firavun, Hâmân ve Kârun’un direktifleri ve istekleri doğrultusunda, din yoluyla “halkın gazını almak”, “sesini kısmak”, “sivri yerlerini törpülemek” olmuştur. Halkın dinini imânını hattâ ilahını değiştirir ve onları bambaşka yollara sokar; şirk yollarına.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Burası Düzce Gazetesi (www.burasiduzce.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.